İstanbul'un gürültüsünden ve gri betonlarından sadece birkaç saat uzaklaşıp kendimizi Karadeniz'in serin ve hırçın kollarına bırakmak istediğimizde, rotamızı Şile'nin en gizemli köşelerinden birine, Ağlayan Kaya'ya çevirdik. "Yakınımdaki doğa" arayışımızın bu haftaki durağı, ismini efsanelerden ve kayaların arasından süzülen su damlalarından alan bu doğa harikası oldu.
Şile merkezin hemen arkasında, fenerin biraz ilerisinde yer alan bu koya yaklaşırken burnumuza dolan iyot kokusu ve dalgaların kayalara çarparken çıkardığı o güçlü ses, bizi nasıl bir vahşi doğanın beklediğinin habercisiydi.
Kayalar Neden Ağlıyor?
Kumsala adım attığımızda ilk işimiz o meşhur kayayı bulmak oldu. Adını, taşların arasından süzülüp denize dökülen ve uzaktan bakıldığında tıpkı bir insanın gözyaşlarını andıran su damlalarından alıyor. Biz oradayken bu damlaları yakından inceleme fırsatı bulduk; kayanın gözenekli yapısından sızan yeraltı suları, Karadeniz'in tuzuyla buluşmadan hemen önce bu hüzünlü ve bir o kadar da büyüleyici manzarayı oluşturuyordu.
Efsaneye göre bu gözyaşları, birbirine kavuşamayan aşıkların hüznünü temsil ediyormuş. Kayaya dokunup o serin damlaları hissederken, rüzgarın uğultusuyla birleşen bu efsanevi atmosfere kapılmamak elde değil.
Vahşi Dalgalar ve İncecik Kum
Ağlayan Kaya sahilinin, Şile'nin diğer plajlarına göre daha dar ve butik bir yapısı var. Biz gittiğimizde Karadeniz her zamanki gibi dalgalı ve coşkuluydu. Bu bölgenin denizi aniden derinleşebiliyor ve akıntıları meşhur; bu yüzden biz denize girmek yerine kumsalda oturup doğanın bu muazzam gücünü izlemeyi tercih ettik. Mavi bayraklı bu plajın altın rengi incecik kumu, çıplak ayakla yürürken insana harika bir terapi hissi veriyor.
Günün yorgunluğunu, kayalara çarpan dalgaların beyaz köpüklerini izleyerek ve rüzgarı yüzümüzde hissederek attık. Eğer siz de İstanbul'a çok yakın ama şehrin tüm stresinden fersah fersah uzak bir doğa kaçamağı arıyorsanız, Ağlayan Kaya'nın hüzünlü güzelliği sizi bekliyor.